Karadeniz otoyolu 500 km.’lik sahil yolunda, kumsal üzerinden iki gidiş
iki dönüş, dört şeritli asfalt yol. Projenin büyüklüğünü şöyle düşünün,
GAP’tan iki-üç kat daha büyük inşaat alanı. Yani, tarihimizin en büyük
inşaat projesi. 500 km.’lik sahil çoktan kayalarla dolduruldu, doldurulma
işlemi birkaç yıl daha sürecek. Şimdi şu soruyu soralım: Tarihin bu en büyük
inşaatından neden medya bahsetmiyor? İlle de eleştirelim asla demiyorum.
Modernleşme, kalkınma, büyüme, neyse artık, iyi yanlarını anlatsınlar. Bu
inanılmaz projeyle hiç mi övünmek istemiyorlar. GAP üzerine yüzlerce
belgesel yapıldı. Bu yol üzerine basit bir haber dahi yapılmıyor. Bu yol
nedir, ne zaman bitecek, ne iş görecek, neden anlatılmıyor? Susmanın tek
nedeni var: Avrupa ve Dünya, projeyi görsün istemiyorlar. Çünkü, dünya ayağa
kalkacak diye korkuyorlar! Ne zaman proje geri dönülmez bir hal alır, o
zaman bahsederler. Bugün artık geri dönülmez bir yere gelmeye birkaç ay
kaldı. Artık ne kadar bağırıp çağırsanız nafile, çünkü tüm sahil
kayalıklarla doldurulup, iptal edildi. Doğu Karadeniz coğrafyası, değil
Türkiye’nin, dünyanın en güzel yeşiline sahip. Bu coğrafya bugün tarihe
gömülmüştür, geçmiş olsun. Bunu yüzlerce TV’si ve gazetesi olan bir ülkede,
hikayeler yazan bir yazarın küçücük puntolarıyla duyduğunuz için, kusura
bakmayın! Hasankeyf’te sular altında kaldı, ama kamuoyuna yansıdı,
duyarlılık oluştu, bir şeyler tartışıldı... Neden Karadeniz otoyolundan hiç
ama hiç bahsedilmiyor? İşte ne bok varsa, bu ‘saklamada’ var. Karadeniz
otoyolu projesi bir müteahhitler cehennemi. Tam kumsalın üstünde gidiyor ve
tam kumsalın üstüne kayalar dökülüyor. Tartışılsa, her kasaba, her il,
kumsalını kapatmak istemeyecek; yolu, birkaç metre içerden ya da dışardan
isteyecek, bu da işlerine gelmeyecek. Çünkü kumsala kaya dökmek kolay! Hiç
kimse tartışmadığı için cevaplanmamış binlerce soru var. Mesela, binlerce
dereden akan seller, yolu her yıl sulara gömecek. İşte ne güzel, müteahhit
firmalarla anlaşıldı, bölgeden hiç gitmeyecek, her yıl yıkılan yolları
yeniden yapacaklar. Böylelikle müteahhitlerimize sonsuza kadar iş çıkmış
oluyor. İkinci facia, Karadeniz’de kumsalın yeniden oluşması imkansız. Çünkü
deniz bir adımda derinleşir. Bakın, başta Trabzon, Rize kırk yıl öncesinden
beri sahillerini doldurdular. Bu iki ilin de sahilinde kumsal oluşmadı.
Ayrıca, denizin doldurulduğu bu bölgeden denize girilmez. Ayrıca, denizin
doldurulduğu bu bölgede yürüyüş dahi yapılmaz. Doldurulan yerlerde bir avuç
sahil oluşmadı. Kumsal oluşmadan, deniz temizlenmez. Şimdi, bu beş yüz
kilometrelik tüm Doğu Karadeniz sahili çöpe, sonra bataklığa gömülecek.
Karadeniz’in dibi çamur olduğu için, bataklaşma çok süratli olacak.. Denizin
bu kadar pisliği nereye gidecek? Ağlayan kalbimle söylüyorum, tarihin bu en
güzel coğrafyasını unutun. Burası, tüm dünya bilim adamlarının,
fotoğrafçılarının, karar birliğiyle ilan ettikleri, tarihin en güzel
coğrafya parçası! Katliamın sınırları, öyle böyle değil! Diyelim ben ve
benim gibi, onlarca mühendis, bilim adamı yanılıyor, yalan-yanlış iddialarda
bulunuyoruz, o halde, yol başlayalı yıllar oldu, birisi çıkıp aksini
söylesin, ya da doğruları söylesin, ya da bunların hiçbiri önemli değil,
sakin sakin projeyi anlatsın! Bölgeye gitmediğiniz, görmediğiniz, hiçbir
basın, medya bahsetmeği için, şu anda yaşadığımız infiali sizlere aktarmam
mümkün değil. Samsun’dan Sarp’a kadar bu muhteşem coğrafya, şu anda,
mendirekler ve dalgakıranlarla kesilmiş durumda. Koca sahil kayalarla
dolduruldu. Karadeniz’de dalgaların gelip temizleneceği bir metrelik yer
kalmadı. Bir avuçluk sahil yok. Sinop’tan Batum arasında bu devasa deniz
kirliliği yeryüzü tarihinin gelmiş geçmiş en büyük kirliliğine aday. Hangi
mühendise, hangi bilim adamına sorduysak, bu yol için, dünya tarihinin en
büyük katliamı gözüyle bakılıyor. Aklımız almıyor, şaşırmış durumdayız. Geri
dönüş bu saatten sonra imkansızlaştığı için, Karadeniz’de sivil kurumlar
dört şeritli yolu, hiç değilse üç şeride indirip, üç-dört metre kadar yeşil
alan kavgasından başka mantıklı çıkış olmadığını söylüyor... İşte bu
katliam, hayatımı, yazarlığımı, çok yakından ilgilendiren bir sorun. Şimdi,
oturup düşünün; medya halkı doğrudan ilgilendiren, tüm dünyayı ilgilendiren,
bu büyük katliamı, ya da ne diyelim güzelim kalkınma yatırımını neden
duyurmuyor? Boğuyorlar, başarıyorlar. Medya yazarlarına her bölgeden
yüzlerce e-mail gönderilmesine rağmen, hiçbiri sesini çıkartmıyor... Bir
insanın onuru, ülkesine olan sevgisidir. Tabiattan sorumlu olan bizleriz.
Tarihin bu en nefis coğrafyası kağıt gibi yırtılıp paramparça edilirken
susmamız, hâlâ, şirin hikayeler yazmaya devam etmemiz mümkün değil. Bu
saatten sonra, yazmanın, çizmenin hiçbir anlamı yok! Bu kadar delirmiş,
sessiz, susturulmuş, bir ülkede, bu vahşi doğa katliamını görmeyip; oturup,
kuzu kuzu güzelim hikayeler yazmak mümkün değil. Ahlaklı insanlarsak, bu
infialin bedenimizde yarattığı derin sarsıntıyı herkese göstermek
zorundayız. Bu kadar uyuşuk, aşağılık, şerefsiz insanların, yazarların
ülkesinde yazar olarak hayatıma devam etmem mümkün değil! Hadi bırakın
medyayı, Samsun, Ordu, Giresun, Rize’de on binin üstünde mühendis, öğretmen,
yüz binlerce aydın insan var. Neden hepsi susuyor, yan gelip oturuyor? Neden
hiç kimse kendini sorumlu hissetmiyor? Hiç kimseden ‘Bergama Köylüsü’ olsun
beklentim yok, ama, küçük bir rahatsızlık da mı duymadılar? Karadenizli
olmaktan utanıyorum. O toprakların çocuğu olduğum için kendimden
iğreniyorum. Bu kadar derin bir infiale bir de Sivas katliamında düşmüştüm.
Mutsuzluğun, hayal kırıklığın sonundayım. Şu anda, hayatta tek bir hedefim
kaldı, yazarlığa bir an evvel son vermek. Sırf ekmek param için bir yıl
kadar daha yazılarımı sürükleyebilirim, ama, sırf ekmek param için... Çok
düşündüm, tarihin bu en güzel topraklarına karşı yapılan acımasız saldırılar
karşısında bir halk susuyorsa, medya susuyorsa, artık benim söyleyecek sözüm
yok! Bu kadar enayi, köle, sessiz, alçak, bu kadar korkak bir toplumda insan
çok ürküyor. Herkes, dairesinde, evinde, işyerinde, düşünsün, şu soruyu
sorsun: Türk tarihinin bu en büyük inşaat alanı için, neden tek kelime
duymadı? Sizler neden kandırılıyorsunuz, neden sessizsiniz? Ekranlarda,
gazetelerde, tarihin gelmiş geçmiş bu en büyük katliamı karşısında tek bir
ses duysaydım, belki içim rahat ederdi. Burası işgal edilmiş toprak parçası
mı? Bu halk köle mi? Bu aydınların hepsi mi fasa fiso? Neden herkes, küçük
bahaneler buluyor kendine? Bir yazarın söyleyeceği son sözü söylüyorum,
aranızda işim yok! Köpeksiniz, zavallısınız! Ne hakkımda açılan onlarca
tazminat davasından, ne yargılandığım ağır cezalardan korktum, bundan sonra
da korkmam. Asla yorulmadım. İçimde dünyaları yazacak kadar hikaye var. Ama
bu suskunluk, bu katliam... Bunu tarif edemiyorum. Ben hayatımı nerde olsa
kazanırım. Ne devletten burs, kredi, avans; ne kimseden borç alarak yaşadım,
yazdıklarımla geçindim. Şimdi bunları söylüyorsam, çok düşündüm. Aklını
yemiş bu halka hikaye yazılmaz. Bu maç burda biter. Bu kadar kitap okudum,
şunu öğrendim. Bir coğrafya üzerinde kültürler ölebilir. Dinler değişebilir.
İnsanlar ölebilir. Depremler, soykırımlar yaşayabiliriz. Coğrafya üzerinde
her şeyimiz allak bullak olur ve bir şekilde ayakta durmaya çalışırız. Çok
kötü günler görebiliriz. Ancak, en ağır, en dayanılmaz olan, kıyamete dek
yaşayacak olan bu enfes coğrafyanın topyekün katledilmesidir! Buna
dayanabilen varsa, yazmaya, devam etsin! Ben o dağlarda büyüdüm, kalbim
dayanmıyor artık. Yolunuz bir gün Trabzon Maçka’ya, Hacevera’ya, Kadıköy’e,
Sümela’ya düşerse, bu çocuğun neden aklını yemiş gibi durmaksızın coğrafya
parçalarını yazdığını o zaman anlarsınız. Buna dayanmam mümkün değil.
Toprağımdan hiç kuşkuya düşmedim, ama üstünde yaşayan uyuşuk kitlelerden,
alçaklardan, üç kağıtçılardan, sıtkım sıyrıldı. Sizlere, bir yoksul çocuğun
neler yapabileceğini göstermeye çalıştım, kelimelerime erdem, onur, vicdan
dışında hiçbir şey giydirmedim. Ama şimdi... Benjamin mi söylemişti; gaz
odalarından sonra artık şiir yazılmaz... Bu coğrafyanın en güzel parçası
ortadan kaldırılırken, artık hikaye yazılmaz. Anamdan, babamdan, ailemden
daha çok sevdiğim toprağım, coğrafyam, dalgasıyla, dağı taşıyla
katledilirken, oturup seyredemem. Bir yazar, toprağını ve insanlarını
‘ölümsüzleştirmek’ için yazar ama şimdi orada, onbinlerce kamyon, grayder,
kepçe, canavarlar gibi tarihin bu en güzel coğrafyasını katlediyor...
Grayderleri, kepçeleri bu kadar serbest hareket edebilen bir ülkede yazarlar
yaşayamaz. Başka birşey değil, bir küçük ses istiyorum. Bu küçük ses, beni
kelimelerin içinde hoplatıp zıplatmaya yetecek. Bu ses dışında, hiç kimse,
hiçbir şey beni ikna edemez! Nisan-Mayıs ayları yollarda geçiyor. Orda
konuş, burda konuş. Eskiden beş-altı yere yetişiyordum, şimdi, iki-üç yere
gitmek bile çok yoruyor insanı. Gittiğim yerlerde kalma adetim yok. Zaten
vaktim de yok. Hemen dönmem lazım. Geceyarıları hiç bilinmeyen otobüsler
içinde buluyorum kendimi. Cama dayanmış başım. Dışarıda bitmek bilmeyen
karanlıklar.
Dağların karanlık köşkleri gibi ormanlar. Rüzgarların
boğulduğu, sevgilinin gür kara saçları gibi ormanlar. Kapkara bir cazibe,
hayatımı bir daha ruhuma sarar. Gel de çöz, ağır bir sıkıntıyla kurşun gibi
katılaşırım. Karanlık, ruhuma gölgelerden çamurlar uzatıyor! Yoğuruyor,
yoğuruyorum gölgeleri. Kendimi bomboş vagonlar içinde ağlarken buluyorum.
Ormanlardan nehir gibi karanlıklar akıyor. Ayaklarımın tam altına uçurumlar
koyuyor. Karanlık, yılan gibi sarılıyor boynuma. Karanlıklara bata çıka
gidiyorum. İn, cin, kafatası ve yaygaracı karaltılar hep birlikte kahkahayı
basıyor. Siz de benim gibi kaç defa, hayretle baktınız bu karanlıklara!
Sizin de ruhunuzu kemirip bitirdi mi bu sinsi karaltılar? Yamaçları
doldurmuş katar katar ormanlar. Batan günle doğan, gecelerin kapkara
güneşleri gibi ormanlar. Görmedim bu kadar güzel bir kadın. Dağlardan aşağı
şelale gibi gölgeler dökülüyor. Bilinmez şimdi ormanda ne oyunlar dönüyor.
Karaltıların her biri koşan koşana. Zifiri ağaçlar feryat içinde, saç saça,
baş başa... Orada şimdi, dağların koynunda yatan kapkara bir kadın,
hışırtılarla sevişir mi? Belki de içeride gizlenmiş, kartal gölgesinden
pelerinler giyinmiş kapkara kadınlar geziyor. Belki de içeride, kuru
dalları, yaprakları acımış ekmekler gibi yiyip yiyip ağlayan zayıf, çelimsiz
kadınlar kaçışıyor! Omuzları çürük ağaçlar, eski şarkılar gibi karanlık,
ölümcül bir aşka mı çağırıyor? Darmadağınık saçlarıyla orman, benim gibi kaç
yolcunun ruhunu ürpertiyor? Ruhumuzun en eski, en sert mobilyası, orman.
Yara kabuğundan ıslıklar, hayalet aletleri gibi karaltılar, soluk soluğayım.
Ormanın içinden tekerlekli eski zaman arabaları geçiyormuş gibi. Bir
girebilmeyi başarsam içeri. Her bir kuru dalı, bir elmas, zümrüt, bin
hazineyle dolacakmış gibi ruhum... Dağlar, neden geceleri büyür. Geceleri
neden ormanların kalbi kederli. Ormanın karanlık bakışları nasıl da
fanileştirir bizi. Kapkara derinliklerine rüzgar giremiyor, gözlerim nasıl
girsin. Kara gecelerin yatak odası! Ağır ağır bir gemi yüzüyor içinde sanki.
Zehri şurup gibi gözlerimden içiriyor. Belki de içim gidip alamadığım
kadınlar, içeride şimdi, kokusuyla karanlığı emziriyor! Akşam saat
dokuz-on’da sessiz bir taşra terminaline girersin. Adı bilinen firmalara
otobüs sorarsın. Üniforma giyinmiş, tıraşlı, genç adamlar, sırayla, yok,
yok, yok der. Bu gece araba yok mu, derim. Saçı sakalı dağılmış, üstü başı
çakal bir adamı gösterirler, en sonda bir yerde, bir de oraya sor. Yakası
bağrı açık adamın, kucağına düştün. Firmanızın adı ne, sırıtarak ‘öztur’
der. Bu firmaların arabaları yok, gelip geçen arabalara rica edip atıyorlar,
ölürsem, bu arabaların içinde öleceğim. Ağrı’dan Van’dan gelen otobüslerin
hepsi yolcu alır. Gecenin bir vakti, istediğin yerde el kaldır, yardım iste,
hemen kenara çekip, derdine koşarlar. Urfa ve Diyarbakır arabalarının ise bu
alemde yeri başka. Süratten çok nefret ederim ama, Urfa Cesur ya da
Diyarbakır Lüks’ün içindeysem rahatsız olmam, içimden, yol uzun, adamların
acelesi var, derim. Kendime ölmek için bu arabaları seçtim, gerçek yolcuları
onlar taşıyor, gurbet sırtlarında, bavullar hakiki, yüzler hakiki,
hiçbirinin eğlenmeye gönlü, vakti yok. Siz de bir gün düşerseniz benim gibi
Anadolu yollarına, hiç sormadan binin, Urfa Cesur ya da Diyarbakır Lüks’e...
Başka firmaların arabaları mola yerinde ağır davranır, göbeklerini tuta
tuta, sigara tüttüre tüttüre arabanın yanına yaklaşır, sağına soluna bakar,
tekerleğe tekme atar, camlar iyi yıkandı mı, diye bekleşirler. Oysa Urfa
Cesur’la Diyarbakır arabaları, yemekteyken şoförler, saatlerine bir bakıp,
hızla, fırlayarak yerlerinden koşarlar otobüse! Ankara terminaline girmenin
ücreti yirmi milyon, çıkışta da para, otobüsler bu yüzden terminale girmez.
Geceleyin yolda izde karayolunun bilmem kaçıncı kilometresinde arabayı stop
edip, arkadan gelen arabalara yolcu aktarır. Gecenin üçü, arabayı durdurmuş,
gelen arabaları beklerler. Kimseyi ikna edemezler. Diyarbakır ya da Urfa
arabaları, otobüsün peşine düşer. Arabadan bir kıza laf atar gibi, laflar
atılır. Otobüsün arkasına geçilir. Sonra yanına gelinir. Kafa kafaya böyle
beş-on kilometre pencere açılıp, pazarlık başlar: ‘Ya baba, canın mı çıkar,
al şu müşterileri!.. Yandaki otobüs kurtulamayacağını anlar, çaresiz alır...
Küçük anılarım da var, birgün Urfa Cesur’la geliyorum. Konya Ovasından
geçiyoruz. Saatlerdir durmadı araba, tuvalete gitmem lazım. Muavine ne zaman
duracak, dedim, muavin arabayı hemen durdurdu, indirdi. Hadi ağbi, dedi.
Koskoca Konya Ovası, ne hadi? Ağbi, sen istemedin mi, hadi gör işini...
Arabanın penceresinden yolcular bakıyor. Zaten saklanacak yer yok. ‘Ben
tutarım, boş ver’ deyip, tekrar bindim. Muavin bozuldu, lafını da
yerleştirdi: ‘Bizim oralara gelince her yere sıçıyorsunuz, koskoca ova,
işemeye kıyamadın...’ Urfa Cesur, Diyarbakır Lüks’ün ortak özelliği, hiç
gazete bulunmaz. İkinci özelliği, asla uyumayacaksın, her defasında şahit
oldum. Adana müşterisini Ankara’ya, Bursa müşterisini İstanbul’a kadar
getirmiş. Ankara’ya girmek yolu 70 km. uzatıyor, bir çevre yolu faciası.
Şehre girmenin maliyeti 70 km. Türkiye zaten müteahhitler cehennemi.
Depremde onbinlerce bina çöktü. Haliç köprüsü hâlâ rezalet. Bolu tüneli bir
facia. Ayaş tüneli bir facia, yüzlerce baraj boşuna yapıldı, işe yaramadan
bekliyor. Karadeniz otoyolu facia. Ne diyeceksin şoföre, her defasında
atıyorlar bizi yola. Geçtiğimiz hafta, sabahın dördü. Bir kocakarıyla beni
indirdiler. Muavin, yalvararak, rica ederek, telefonu kulağıma uzatarak:
‘Ağbi, gözünü seveyim, telefonla konuştuk, arkadan araba geliyor, sizi
kavşakta alacak...’. ‘İnmem’ diyorsun, ‘Tamam ağbi, kavşakta beraber
bekleyelim, tamam bekleyelim...’.. O kadar içten söylüyor ki, ‘tamam’ deyip
iniyorsun. Muavin, yeniden: ‘Teyze de terminale kadar gidecek, yardımcı ol
ağbi!’. İndik arabadan. İnanılmaz bir karanlık ve sessizliğin içinde
kalakaldık. Kocakarıya baktım, tepeden tırnağa ihramla kapanmış gibi.
Alnının tam ortasında bir döğme. Buruş buruş ve kemikli yüzü, çürümüş elma
gibi bir surat. Araba hareket edince, teyze, Kürtçe bağırmaya başladı.
Şaşırdım, kaldım. Kadın Türkçe de bilmiyor. Bir Kürt, bir Laz, kaldık yolun
ortasında. Kocakarı söyleniyor, söylediği küfürleri bir bilebilsem de buraya
yazsam. Araba maraba gelmiyor. Aldı beni bir panik. Teyze, çuvalını çeke
çeke otların üstüne sürdü. Hiçbir şey olmamış gibi vurdu başına çuvala,
uzandı çimenlerin üstüne. Yaktım bir sigara, ortalık zifiri karanlık. İçimde
bir kasvet, darbe üstüne darbe vuruyor, çöküverdim, öyle böyle değil,
suratım birden yara kabuğuna dönüştü. Oy benim sevduceğum, olur mu böyle
keder? Arkamda kapkaranlık bir orman. Hava çok bulutlu, kapalı. Ne işim var
buralarda, siyasi partim mi var, oy mu topluyorum, Anadolu yollarında nereye
gidiyorum, nereden geliyorum, neyin telaşı... İnsanları nereye çağırıyorum,
insanlar beni nereye çağırıyor. Cebimde beş milyondan fazla para yok,
dikkatli yiyor, dikkatli harcıyorum. Karayolunda elim arkamda volta
vuruyorum, teyze beni seyrediyor. Arkada, kapkaranlık orman. Ormanlar hâlâ
orman! Tarihin ilk günlerindeki gibi korku dolu. Döndüm yüzümü ormana.
Kapkara, kara gözlü sevgilim orman. Bir Laz türküsü: ‘geldik karşı karşıya
buna can dayanır mı?’. Çocukluğumdan beri ürktüğüm şeydir, orman. Gece
yarısı ay ışığı olmadan tek başına ormana girmek, asla. Kimse giremez.
Girebilen gözümde tarihin en büyük kahramanı. Şimdi, burada anladım, ancak
bir sevgili götürebilir beni ormana!
Bir girsem ormanın içine. Eşek kadar
adam oldum, artık çok büyüdüm, çocuk gibi korkmanın alemi yok, bir girsem şu
karanlığa. Ormanın kalın, paslı demir kapıları kapalı gibi. Gitsem, vursam
kapısına. Alın beni içeri. Açıverse hışırtılar, karaltılar. Buyur dese
karanlık böcekler, otursam, çıtır çıtır üstlerine. Çalılıkların altında
gizlenmiş sürüngen sesler, yanıma, içime sokuluverse. Açsa karanlık
gözlerimi hortlatarak, patlatarak, açılsa, kaçışsa beynimdekiler her tarafa.
Beş-on adım yürüdüm tepeye doğru. Teyze, gelen arabaları görmem için
çıktığımı sandı. Adımlarımdaki hışırtılardan korkuyorum. Orman, mağara ağzı
gibi tam karşımda. İşte geldik, burun buruna. İçimden kurtlar, tuhaf
yaratıklar fırlayacakmış gibi. Zifiri karanlık, orman, kara sütunlu bir
tapınak gibi. Ölümsüz bir arzu içimde, içeri girmek. Köşeli, geometrik
evlerde oturmanın korkaklığı. Hayatımın noksan kalan bir yeri var, içeri
girsem, tamamlanacağım, rahatlayacağım. Ya da, ormanın kapısında ağzımdan
yılanlar, kara böcekler, yarasalar kusup, içimdekileri dökeceğim.. Boş,
cansız, kuru ağaç gövdelerinden neden korkar insan. Bilinçaltımda hangi
milyon çağ öncesinden kalma bu korku fırtınası, ayaklanıp, esir alıyor!
Orada beni bekleyen kapkara gözlü bir kadın var, biliyorum. Kartal
gölgesinden pelerin giyinmiş bir kadın. Biliyorum bir sevgili olmadan
girilmez, içeri. Mekan, zamanla ilgili bir korku değil, bilinçaltımın
bodrumunda bir elektrik düğmesi var, cesaret edemedim basıp açmaya. Sanki
beni zirvelere taşıyıp uçuracak, ya da dibi görünmez boşluklara tepetaklak
düşürecek. İnsan çözülememiş bir muamma. Şimdi adımlarımla çiğniyor,
eşeliyor, yırtıyorum bu karanlık muammayı. İçimde, eski masallar, eski
destanlar gibi heyecanlı, tık nefes, şiddetli bir güç beni ormana itiyor.
Tam sırası, diyorum. Neyin sırası? Vakit geldi, diyorum. Neyin vakti? Bağıra
bağıra girsem. Şeytani çığlıklarla koşsam, görünmez sinsi karaltılarla
boğuşa boğuşa. Yürüdükçe kıllanıyor, kararıp pençeleşiyor ellerim. Ağzımdaki
dili-gırtlağı, götümden çekip çıkartacak bir tuhaf yaratığın eli oluyor,
elim. Sanki burada bir sınır var, aşmak zorundayım. Beynimden istemeden
geçen kelimeler, kapkara bir bıçak gibi elimde beliriyor, alıp ruhumu
karaltıların içinde delik deşik ediyor. Kanlı bir boğuşmaya hazırlanır gibi,
ıslak çayırın üstünde yürüdüm, hayatım boyu korkup ertelediğim bir
hesaplaşma bu, ormana yürüdüm. Şimdi, harbiden tek başına, şimdi, bütün
haysiyetiyle yapayalnız. Ardımdan karaltılı, kıllı bir pençe kafatasıma
inecekmiş gibi, birden geri döndüm, tepeden yola baktım. Yolu tarıyor
gözlerim, hâlâ uzaklarda bir ışık arıyor. Hava ışıdı biraz. Dağların ardı
sığır ciğeri gibi, koyu kirli kırmızı. Önümde tuhaf bir yükselti gördüm.
Korkudan ayaklarımın dermanı kesildi. Bir heyula, bir tuhaf... Birkaç adım
yaklaştım, yirmi metre kadar önümde, bir at ölüsü. Irzına geçer gibi dağın.
İki bacağı ayrık, çullanmış yamaca. Sanki dağı düzerken şehvetten ölmüş.
Başı yana düşmüş, sevgilisinin boynuna düşüp bayılmış gibi. Gözleri açık,
ormanın ta içine bakıyor gibi. Geri geri kaçtım. Bir daha bakayım,
lunaparktan sökülmüş oyuncak bir at olabilir mi, nereden kaçtı, varoşlardaki
gecekondulardan... Bu gece ölmüş olmalı. Ağzı köpük içinde, bacaklarını ayırıp toprağa abanmış, yoksa bacakları kayıp, taşakları üstüne düşüp,
hayaları mı patladı? Hayalarımda inanılmaz ağrı, patlayacak gibi şişiyorlar,
karanlığı arabayı unuttum, işemem lazım, bir damla düşmedi, ağrı şiş gibi
saplandı. Hayatım boyunca çektiğim acılar oraya taş gibi yerleşti, korkumu
en yüksek noktasına çıkardı, başım alevler içinde. Karanlık biraz daha
alacalaştı, tatlı, ılık bir rüzgar esmeye başladı. Atın cesedine doğru bir
güç bulup, bakmak istedim. Kıpkırmızı bir bez... Atın başına doğru bir
bayrak serili yerde... Yanaştım, bayrağın çubuğunda bir tülbent, bir mendil
bağlı. Niye bağlamışlar? Şimdi anladım, bu at, bugün bir gelin götürdü. Bu
tülbent, bu mendil, bu, bir gelin alma, atı... Gelinde gözü mü vardı,
sevdiğini kendi mi teslim etti, dili dönmez miydi, anlatamadı mı?..
Korkularım uçtu gitti, ürküp kaçtığım atın leşine şimdi sarılıp ağlayacağım,
dualarla, türkülerle, yarım kalmış bu düğünü, burada bitireceğim. Kafamda
çeşitli senaryolar, düğün evinde herkes eğlenir, oynarken, bizimki gizlice
kaçıyor. Dağları, yamaçları ölümüne aşıyor, aklını yitirmiş gibi, parlıyor
at! Parlayan atlar, amok koşucusu gibi, ölene kadar koşar, parlayan atlar,
gözkapakları hortlayarak ölürler. Bu at, bu kadar ürkecek neyi gördü? Ve
neden, tam ormanın kapısında yığılıverdi? Birkaç adım daha atacak gücü
kalmamış mıydı? Aynı yoldan geliyordu bu genç adam, karayollarının bilmem
kaçıncı kilometresinde ormanın kapısında buluştuk. Yaşadıklarımdan
biliyorum, taşıdıklarından yorulduğu için değil, taşıyacak bir şeyi
kalmadığı için parladı! Çok geçmez, sabah güneşinin ısısıyla küçük
kurtçuklar kıvıl kıvıl doluşur ağzına, karnına. Birazdan çakallar,
karnından, alnından yükselen sıcak buğunun içine diş geçirip, uzatıp uzatıp
derisini çekip yırtarlar. Hiç kimse bilemeyecek, bu dev taşakları engel oldu
bu son koşusuna. Bu ağır gülle gibi taşakları ormanın kapısında yıkıverdi
onu. Birazdan belki köylüler gelir. Boudlaire’in yaralı Albatros kuşuyla
tayfaların eğlenmesi gibi değnekleriyle karnını dürtüp, matrak geçerler
belki. Bugün götürdüğü gelinin kınalı elleri, yolunmuş, dökülmüş, kısacık
yelelerini okşamış mıdır? Karanlık ahırından başka hangi sebeple kaçsın
uçmak istesin. Köpüklü bir dalgaya benzeyen ağzının tam ortasıyla gelip
kayalıklara çakıldı. Dokunabilmeyi başarabilsem cesedine. Sanki ormanı
yeniden dörtnala erkek kişnemesi saracak. Hamurdan simit gibi bükülmüş,
çürümüş balta sapı gibi, zavallı ayakları. Kim bilir ne kadar koşuşturdu?
İstese de artık diş geçiremeyecek, köpükler içinde boğulmuş ağzı. Çenesinin
kemik tarağından, ağzının ta orta yerinden kurtulup demirden gemi, başına
çıkmış. Şimdi bir taç gibi, ölümün zaferi gibi, başında taşıyor şimdi, her
gün diliyle öğütüp, hırlamalarla eritemediği tutsaklık gemini. İnsanın
sorası geliyor, nerde yolculuk arkadaşların? Nerde yan yana büyüdüğün
kardeşlerin? Çürümüş bir eski zaman kadırgası gibi ölüsü. Karayolundan on
beş metre yüksekte, kapkara ormanın kapısında, şimdi. Tam burada, kesildi
ayaklarında derman, yığılıverdi... Sonunda başardı mı?.. Tutsak bir köle
gibi ölmedi! İçimizde şimdi yalnız onun ruhu, korkmadan karanlıklarından,
özgürce dolaşıyor ormanında! Biraz daha yaklaştım, nalları, kamyon
lastiğinden yapılmış. İhtiram nöbeti gibi başında dikildim, birkaç dakika.
Derin bir gurur, tarifsiz büyük bir kibirle seslendim: Yıllar geçse tek bir mısramı yazamazlar. Çünkü seninle aynı haradanım, nalları, öldükten sonra
çakılan atlardanım. Karayoluna indim. Atın geceki ölümcül koşusunu düşündüm.
Her gün ezilip, çektirilip, horlanıp, sürüklendiği bu dağlar, onun yurduydu.
Son bir koşu hakkıydı. Tilkiler, çakallar, domuzlar, nasıl korkup, kaçışıp,
inlerine saklanmış olmalı... Bu araba gelmeyecek, zaten, başkalarının
arabasını beklemekle geçiyor ömrümüz. Şu kocakarı, Kürt teyzeyi... Kınalı
bir gelin gibi sırtıma alsam... Şimşek hızıyla, son bir defa, koşa koşa
şehre girsem!
"Leman" Dergisi'nden Nihat GENÇ'in yazısı.
|